İlişkilerde Öz Değer
Çocukluğunda yeterince değer görmeyen biri, yetişkinlikte içindeki değersizlik hissini telafi etmek için başkalarına gereğinden fazla değer verebilir.
İlk bakışta bu davranış sevgi, fedakârlık ya da iyi niyet gibi görünür. Oysa bazı durumlarda bunun arkasında çok daha derin bir psikolojik mekanizma çalışır. Çünkü çocuklukta insan, kendi değerini bağımsız olarak oluşturamaz. Kendini, bakım verenlerin bakışıyla tanımaya başlar. İlgi gördüğünde "değerliyim", ihmal edildiğinde ise "yeterince değerli değilim" şeklinde örtük inançlar gelişebilir.
Bu nedenle yetişkinlikte kişi yalnızca başkalarına değer vermiyor olabilir; aslında çocuklukta alamadığı değeri, ilişkiler üzerinden yeniden üretmeye çalışıyor olabilir.
Başkalarını mutlu etmek, onların sorunlarını çözmek, sürekli destek olmak, kendini geri plana atmak veya herkes tarafından "iyi insan" olarak görülmek, bazen görünmeyen bir ihtiyacı besler:
"Benim değerim, başkaları bana ihtiyaç duyduğu sürece var."
İşte bu noktada öz değer, kişinin kendi içsel varlığından değil; başkalarının memnuniyetinden, sevgisinden, onayından ve bağımlılığından beslenmeye başlar.
Bunun en önemli sonucu ise şudur:
Kişi artık sevgi vermeye değil, sevgiyi kaybetmemeye çalışmaktadır.
Bu nedenle sınır koymakta zorlanır. Hayır dediğinde suçluluk hisseder. Sürekli karşı tarafı düşünürken kendi ihtiyaçlarını ihmal eder. Çünkü bilinçdışındaki eski kayıt şunu fısıldar:
"Eğer yeterince verirsem beni bırakmazlar."
"Eğer herkesi mutlu edersem beni severler."
"Eğer vazgeçilmez olursam değerli olurum."
Oysa bunlar sevginin değil, güvensiz bağlanmanın ürettiği stratejilerdir.
Burada çoğu kişinin gözden kaçırdığı önemli bir ayrım vardır:
Bir başkasına değer vermek ile kendi değerini başkasına bağlamak aynı şey değildir.
Dışarıdan bakıldığında iki insan da aynı davranışı sergileyebilir. İkisi de ilgi gösterir, destek olur, fedakârlık yapar. Ancak davranışın psikolojik kaynağı tamamen farklıdır.
Sağlıklı öz değere sahip kişi, karşısındakine değer vermeyi özgürce seçer. Karşılık görmediğinde incinebilir ama kendi değerinden şüphe etmez.
Öz değeri dış kaynaklara bağlı olan kişi ise aynı davranışı çoğu zaman kaybetme korkusu, reddedilme endişesi, onay ihtiyacı veya terk edilme kaygısıyla sürdürür. Karşılık alamadığında yalnızca üzülmez; kendini yetersiz, değersiz ve sevilmeye layık olmayan biri gibi hissedebilir. Çünkü ilişki onun için yalnızca bir bağ değil, aynı zamanda öz değerini düzenleyen psikolojik bir sistem haline gelmiştir.
Bu yüzden birçok insan aslında karşısındaki kişiyi değil, o kişinin kendisine hissettirdiği değeri kaybetmekten korkar.
İyileşme ise başkalarına daha az değer vermekle başlamaz. Tam tersine, kendi değerini başkalarının davranışlarından bağımsız hissedebilmeyi öğrenmekle başlar.
Farkındalık şu soruyla başlar:
"Ben gerçekten değer verdiğim için mi veriyorum, yoksa değerli hissedebilmek için mi?"
Bu soruya dürüstçe verilecek cevap, birçok ilişkinin görünmeyen dinamiğini ortaya çıkarır.
Öz farkındalık, başkalarına ne kadar değer verdiğini görmekten önce, kendi değerini neye bağladığını görebilmektir.
Gerçek özgürlük ise, sevilmek zorunda hissetmeden sevebilmek; onay beklemeden değer verebilmek ve kendi değerini hiçbir insanın eline teslim etmeden yaşayabilmektir. Gerçek değişim tam da bu noktada başlar.