İnsan, geçmişte yarım kalan duygusunu arar.

Bazı ilişkiler ilk andan itibaren yoğun bir çekim hissi uyandırır. Kişi, karşısındaki insanı çok kısa sürede "doğru kişi" olarak görmeye başlayabilir. Bu güçlü çekim çoğu zaman aşk olarak yorumlanır. Ancak psikolojik açıdan her yoğun çekim, sağlıklı bir bağın göstergesi değildir.

İnsan zihni tanıdık olanı güvenli olarak algılama eğilimindedir. Bu nedenle geçmişte sık yaşanan duygusal deneyimler, sağlıklı olmasalar bile tanıdık geldikleri için yeniden tercih edilebilir. Çocuklukta ya da yaşamın erken dönemlerinde öğrenilen ilişki örüntüleri, yetişkinlikte kimi çekici bulduğumuzu, kimlerle kolay bağ kurduğumuzu ve ilişkilerden ne beklediğimizi etkileyebilir.

Ancak burada gözden kaçan önemli bir nokta vardır: Bazen kişiyi etkileyen şey, karşısındaki insan değil; onun uyandırdığı tanıdık duygudur.

Bu nedenle kişi, kendisini değersiz hissettiren, sürekli ulaşılmaz olan ya da duygusal olarak mesafeli davranan insanlara tekrar tekrar çekilebilir. Çünkü zihin, bu ilişkiyi bilinçli olarak istemese bile geçmişte tamamlanamayan bir duyguyu bu kez farklı bir sonuçla tamamlamaya çalışıyor olabilir.

Farkındalık, kişinin kendisine şu soruyu sormasıyla başlar:

"Ben gerçekten bu kişiye mi bağlandım, yoksa onun bende uyandırdığı tanıdık duyguya mı?"

Bu soru, ilişkinin merkezini karşı taraftan kişinin kendi iç dünyasına taşır. Çünkü bazen ilişkiyi güçlü hissettiren şey sevgi değil; çözülmemiş bir psikolojik örüntüdür.

Öz farkındalık, karşındaki insanı olduğu gibi görebilmekle başlar. Onu geçmişte eksik kalan duyguların taşıyıcısı olmaktan çıkardığında, ilişkini de bugünün gerçekliği üzerinden değerlendirebilirsin. O zaman seçimlerini tanıdık acılar değil, bilinçli farkındalık yönlendirmeye başlar. Gerçek değişim de tam burada başlar.